Manşet Röportajlar

Kültür Sanat Röportajları: Başak Sayan

Kultursanat.com.tr için Başak Sayan ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Başak Sayan ile yeni kitabı hakkında konuştuk.

1. Daha önceki kitaplarınızda tesadüfler ve kader, psikoloji ve felsefe temalarını işlemiştiniz. Son kitabınız Nigâhdar’da din, tasavvuf ve kuantum fiziğini birleştirme fikri nasıl oluştu?

Bütün romanlarımda okuyucularımın hayata başka bir yerden bakmalarını, pek çok konu hakkında bilgilenmelerini sağlıyorum. Hepsinin arka planında spiritüel bir felsefe hakimdir. Kelebeğin kaderi’nde tesadüf ve kader kavramlarını incelemiş, hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, başımıza gelen her olayın bir sebeple gerçekleştiğini anlatmaya çalışmıştım. Ölü Kuşların Sessizliği’nde psikoloji ve felsefi bilgilerin yanı sıra karmayı, eylemlerimizin tıpkı bir bumerang gibi gelip bizi bulacağını anlatmaya çalıştım. Nigâhdar’da ise din, bilim, inanç ve Tanrı kavramını masaya yatırdım. Hallâc-ı Mansûr’un olağanüstü hayat hikayesi ve insanı derinden etkileyen dinler üstü öğretisi eşliğinde 9. Yüzyıl Abbasi İmparatorluğunu, o dönemin siyasi ve sosyolojik olaylarını, dinler tarihini, ilk tek tanrılı dinin nasıl ortaya çıktığını, doğru sandığımız yanlışları, dinlerin var oluş amaçları ile geldikleri noktayı anlattım. Aynı zamanda Hallac’ın öğretisi ve tasavvuf ile kuantum fiziği arasındaki benzerliğe dikkat çekmeye çalıştım. Bunları birleştirmek Hallac-ı Mansur’un hayatını ve öğretisini leşfetmem ve kuantum fiziği ile arasındaki benzerliği fark etmemle başladı. İlk çıkış noktam Hallâc-ı Mansûr’u, hayatını ve öğretisini anlatmaktı.

2. Hallâc-ı Mansûr sufilik yoluna baş koymuş ve bu yolda da öldürülmüş bir derviş. Bu bakımdan hayatı ve söyledikleri önemli ama siz nasıl onda karar kıldınız? Mevlâna da olabilirdi mesela. 

Hallâc-ı Mansur’un adı bu topraklarda bilinir ama ne yapmaya çalıştığı, öğretisinin ne olduğu, hayat hikayesi ve En-el Hak derken ne demek istenildiği pek bilinmez. Hallaç sufizmin babasıdır. Mevlana’yı eğiten, başka bir noktaya götüren ulaştıran Şems Hallâc-ı Mansûr’un öğretisini devam ettirir. Yani aslında Şems’in, Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın takip ettiği kişi Hallac’tır. Onun öğretisini anlatmışlardır çevrelerine. Ama ne üzücü ki biz bunları bilmeyiz nedense. O nedenle özellikle anlatmak istedim hayatını ve öğretisini. 

3. Bu kitabı yazarken Dan Brown’ın Da Vinci Şifresi’ni düşündünüz mü? Etkilenme olarak değil ama bir cinayet etrafında gelişen bir dizi olaylar zinciri kurmak, sembollerin izini sürmek, gizeme ulaşmaya çalışmak ve bu arada da romantik bir hava da yaratmak gibi hikaye kurgulama bakımından aklınızın bir kenarında duruyor muydu? Tabii ki, bu söylediklerimiz her hikaye için geçerli. Herkes böyle gerilim, polisiye, macera içeren hikaye kurgusunu seçebilir ama bu kitap için bunu tercih etme sebebinizi merak ettim. 

Roman oluştururken bazı metodlar var. Polisiye romanlarda izlenmesi gereken yol başkadır, tarihi romanlarda başka, gizem de başka. Bu kitap hepsini birden barındırıyor. Ancak tarihi bir gizem daha doğru olur. Gizem yazacaksınız mecburen şifreler, bilinmezlikler yaratmanız gerekir. Yaratmazsanız zaten gizem yazamamış olursunuz. Dan Brown bu türün en bilinenlerin olduğu için aklınıza gelmesi normal. Ancak mesela Da Vinci Şifresi’ndeki temalar ve hikayenin gelişim ayakları aslında Umberto Eco’nun Foucoult Sarkacı kitabına çok benzer. Aynı konuda gizem yazıyorsanız okurun aklına türün en çok okunanların gelmesi kaçınılmaz. Ama gizem yazan pek çok adını pek bilinmeyen yazar var yerli ve yabancı. Hepsi belli adımları izlemek zorunda. Eğer ben Ölü Kuşların Sessizliği’ndeki gibi tamamen bir polisiye kurgu kullanmış olsaydım bu gizeme, işaretlere, sembollere ihtiyacım olmazdı. Polisiye kurguda amaç katilin kim olduğu sorusu üzerinde okuru sürüklemektir. Gizem’deki amaç ise son ana kadar semboller ve şifrelerle okuru bir gizemin içine çekmek, merak edilen konular ekseninde heyecanı yüksek tutarak finale götürmektir. Her romanımda farklı bir kurgu türü kullanıyorum. Bir sonraki ne olur bilmiyorum.

4. Bu kitabın devamı gelecek mi? Bu kitapların film ya da dizi olmasını ister miydiniz? 

Evet bu kitabın devamı gelecek. Film olmasını ise elbette isterim. Aynı zamanda bir oyuncu olduğum için ister istemez sinematografik düşünüyor ve romanlarımı bir film gibi kurguluyorum. Bu nedenle hepsi film olmaya uygunlar. İlk romanımı film yapmak istemişlerdi ama anlaşamamıştık ille de oynamak istediğim için. Şimdi kendimi tamamen yazmaya verdiğim için sadece yazar olarak içinde olabilirim bir filmin.

5. Yeni bir kitap yazmaya nasıl hazırlanırsınız? Nasıl çalışırsınız?

Yeni bir kitap yazmak için bir fikre, bir ilhama ihtiyacınız vardır ve bu fikrin, ilhamın ne zaman, nerede geleceği hiç belli olmaz. Bazen gece yatarsınız, sabah uyandığınızda bir fikir vardır kafanızda. Nigâhdar mesela, bebeklerime süt vermeye çalıştığım bir anda birden geldi aklıma. Nedensiz yere Hallâc-ı Mansûr’u düşünmeye başladım ve bu beni araştırmaya itti. Bazen gittiğiniz bir ülke ya da şehir, gördüğünüz bir sanat eseri, izlediğiniz bir film, duyduğunuz ya da yaşadığınız bir olay ya da okuduğunuz bir haber ilham verebilir size. Sonrasında hikayeyi kurgulamaya başlarsınız. Önce karakterler ortaya çıkmaya başlar. Karakterler çıktıkça hikaye ilerler. Çalışmak için her zaman yalnızlığa ve sessizliğe ihtiyaç duyarım. Bu fikir geldikten sonra yazmak için her gün ilham gelmesini beklemem. Her sabah aynı saatte yazı masama oturur, bilgisayarımı açar, yazmak istemesem dahi yazmaya başlarım. Yirmi dakika sonra dünyadan kopmuş olurum. Yazmak hem yetenek hem de bir disiplin işi. İkisi olmadan yazamazsınız.

Röportaj: Derya Bilgingil

You may also like