Röportajlar

Kültür Sanat Röportajları: Son Çıkış Filmi Ekibi

Kultursanat.com.tr olarak, Son Çıkış filmi ekibi ile bir araya geldik.

Kültür Sanat Röportajları: Son Çıkış Filmi Ekibi

RAMİN MATİN

Dünya prömiyerini Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde yaptığınız Son Çıkış filmi için yurt dışından ne gibi geri dönüşler aldınız?

Tokyo da çok büyük, kalabalık ve yoğun betonla kaplı olduğu için oradaki seyirci son derece özdeşleşti filmle. Onlarda da büyük şehirden kaçma isteği yaygın bir durum olduğunu gördük. Daha da önemlisi filmin komedisine çok güldüler ki bu beni son derece mutlu etti. Komedi kültürlere göre çok farklı algılanabiliyor. Ama gördüğümüz İstanbul özelinden anlatılan bu hikayenin evrensel boyutu güçlü.

2019 yılı için yeni projeleriniz, yakın ve uzak hedefleriniz neler?

Üzerine çalıştığım bir kaç uzun metraj senaryosu ve bazı dizi fikirleri var. En hazır olan senaryosunu Hakan Bıçakçı ile beraber yazdığımız “Buhar” isimli projemiz. Türleri karıştırdığımız ama ağırlıklı olarak fantastik ögeler taşıyan son derece kara bir komedi. Finansal kısmı halledebilirsek onu çekmeyi umut ediyorum.

Siz yaşadığınız şehir ile ilgili ne gibi olumlu ya da olumsuz etkiler hissediyorsunuz?

İstanbul’da yaşayan herkes gibi bir noktadan bir noktaya giderken asap, bıkınlık ve yorgunluk yaşıyorum. Öyle ki bazen insan evinden veya mahallesinden uzaklaşmak istemiyor. Ancak İstanbul’dan başka bir yerde yaşamak da, arada hoş bir fantezi gibi gelse dahi, garip geliyor.

Uğruna insanların memleketlerini terk edip geldiği, adına şiirler yazılan, şarkılar bestelenen İstanbul nasıl oldu da insanları yutan bir canavar haline geldi?

Maalesef çok uzun zamandır devam eden kontrolsüz, plansız ve rant bazlı büyüme şehrimiz bu hale getirdi. İstanbul’un tarihi ve doğal güzelliklerini korumayı beceremediğimiz gibi büyümeyi de ne şehir planlamayı ne de estetiği gözeterek yapmadık.

İstanbul’dan neden kaçılmıyor? Sizin de Tahsin gibi yaşadığınız yer ile ilgili canınıza tak ettiren bir an, gitmek isteyip gidemediğiniz durumlar oldu mu?

Öyle durumlar sık sık oluyor tabii. “Yeter be!” diye haykırdığım ama herşeye rağmen İstanbul’un çekiciliği, dinamizmi, gizemi azalsa da halen bir yerlerde hissediliyor. Gitmek yerine acaba İstanbul’u korumak, güzelleştirmek daha mantıklı olmaz mi diye düşünüyorum. Kaç, kaç nereye kadar!

EZGİ ÇELİK

Benim daha çok ortak paydam Tahsin karakteriyle sanırım. 
Çıkmak isteyip te çıkamamak, gitmek isteyip te gidememek gibi… Siren le ortak paydam kendimizi kandırmamaya çalışmamız. Siren hayata çok net ve açık bakan bir kadın. Ve konuşmayıp harekete geçen. Ben de mümkün olduğunca bu şekilde hareket etmeye çalışıyorum hayatta. İmkanlar dahilinde.

Bu rolün hazırlık kısmı çok zevkliydi. Bir oyuncu olarak az rastlanır durumlar vardı. Özellikle fiziksel olarak. Dövmeler, rastalar… Siren’nin görüntüsü oldukça farklı olduğu için baya bir ön hazırlık gerektirdi. Açıkçası, role hazırlık sürecinde yönetmen ve ekip açısından çok şanslıydık. Türkiye de, hazırlık kısmında karakter çalışmaları dışında işin sanat yönetimi, kreatif kısmını da çokça önemseyen ekiplere denk gelmek oldukça zor. Bu anlamda çok şaşırtıcı bir ekipti. Buradan tekrar teşekkür etmek isterim. Benim hayatım da Siren’ e benzer arkadaşlarım var. Ama en büyük farkları, hepsi geri döndüler…

İstanbul da, Türkiye de bana her gün şunu hissettiriyor; ‘ Kaçamıyorsam senden ki kaçamıyorum, sev beni sev beni sev, ne olursuuuun sevvv beniiii’

Valla baya ciddi bir çalışma sonucu canavar haline geldi bence. Bu motivasyonu, yüksek makamlarımız, ilerleme ve gelişme için gösterseydi belki bu röportajı yapmıyor olurduk ama kesin çok daha memnun olurduk.

Benim sık sık canıma tak ettiği oluyor bu şehir de. Ama ben kendi adıma şunu fark edince biraz daha rahatladım açıkçası; ben tek başıma kaçamam. Tüm sevdiklerim de benimle beraber gelebileceklerse kaçarım. Bunu kabul edince daha yaşanılası oldu burası benim için. Dayanabiliyorum diyelim.

CAN KANTARCI

Son Çıkış filminin senaryosunu yazmaya iten tetikleyici sebepler neler oldu? Ne zaman ve nasıl karar verdiniz?

Ramin’in ikinci uzun metrajı Kusursuzlar’dan hemen sonraydı. Bir süredir İstanbul’daki çarpık yapılaşma üzerine bir şeyler yapmak istiyordu. Yıllar sonra İstanbul’a dönen ve kentin son hali karşısında şoka giren bir adamın yürüyerek evine varma mücadelesine dair bir fikri vardı. Üçüncü metraj için beraber çalışmayı teklif ettiğinde “al bu fikri götür istediğin yere,” dedi. Onun üzerine günümüzden bir on-on beş yıl sonra, gerçekleşen büyük İstanbul depreminin birkaç ay ardından kaos halindeki kente varan bir adamın distopik hikayesini yazdım ben de. Uzun süre üzerine çalışsak da, 2014’te “kentin hâlihazırda zaten bir distopya olduğu” fikriyle, bu sefer günümüzde geçen, bir beyaz yakalının üretiminde payı bulunduğu bu hengâmenin içine düştüğü bir günü anlatan bir hikâye ve ardından senaryo üzerine çalışmaya başladım.

Tetikleyici sebep, hepimizin yaşadığı ortak deneyimler oldu öncelikle. İstanbul’da bir yerden bir yere hareket etmek için, herhangi bir işinizi görmek için sürekli çok ince hesaplar yapma zorunluluğu, E5’te yaşanacak bir kazanın şehrin bütün trafiğini o gün için kangrene dönüştürme olasılığı, sokaktaki bin bir çeşit kalabalığın içinde başınıza bir iş gelmeden günü bitirmenin zorlukları yazım aşamasında kendini hep hissettirdi. Ve elbette “Buraları bırakıp gitmek, [batı-güneybatı-güney sahillerinde ücra yer adı]’da butik kafe/çiftlik/bar/komün açmak istiyorum” düşüncesinin pratikte sonuçlarının belirsizliği de önemli bir etkendi.

2019 yılı için yeni projeleriniz, yakın ve uzak hedefleriniz neler?

Memleketim Çaycuma’da geçen, aidiyet meselesini farklı bir şekilde ele almaya kalkan bir senaryo projesi var, ancak sanırım önünde uzun yıllar var, göreceğiz. Onun dışında, yazar olmak isterken kendini ayakkabıcı olarak bulan bir adamın hikâyesini anlatan bir romanı bitirmek üzereyim. Son olarak, uzun soluklu bir çizgi roman projesi üzerine çalışıyorum. İstanbul, zihin ve kıyamet üzerine olan bu hikâyenin bir çizerle ön hazırlıklarını yapıyoruz şu anda.

Siz yaşadığınız şehir ile ilgili ne gibi olumlu ya da olumsuz etkiler hissediyorsunuz?

İstanbul’da kendinize başa çıkılabilir çapta bir coğrafi çember çizebiliyor, o çemberin içine işinizi, evinizi ve sosyal çevrenizi sığdırabiliyorsanız, nispeten çekilir bir yaşam hala sürdürülebiliyor bu kentte. Yoksa insanı bekleyen trafik, gerginlik, yorgunluk ve zamansızlık, alüvyon gibi birike birike üstünüzü kaplayıveriyor bir süre sonra ve nasıl kapladığının farkına bile varmadan, nefes alamaz hale geliyorsunuz.

Uğruna insanların memleketlerini terk edip geldiği, adına şiirler yazılan, şarkılar bestelenen İstanbul nasıl oldu da insanları yutan bir canavar haline geldi?

İstanbul pek çok insanın adına yazılan şiirleri duyup bestelenen şarkıları dinleyip etkilenerek uğruna memleketlerini terk edip gelmesiyle bir canavar haline geldi, çünkü ülkemizde maalesef adına – bu raddede – şiir yazılıp şarkı bestelenen pek bir kentimiz yok. Olanlar da zaten muhtemelen bunun lafının bile geçmesini istemiyor, çünkü mesela İzmir son üç senedir yılda ortalama 20 bin İstanbulluyu bünyesine katmak zorunda kaldı. Ülke olarak insanlara sunabildiğimiz tek merkez İstanbul olunca, o merkezin bir süre sonra kapasitesini kaldıramayarak şarkılarda şiirlerde sunduğu vaatleri yerine getiremez hale gelip, tam tersine çöküntüye uğraması kaçınılmaz bir durum. Bu sefer de, o çöküntü içinde, ister istemez o terk edilen memleketlere şiirler yazılıyor, şarkılar besteleniyor.

İstanbul’dan neden kaçılmıyor? Sizin de Tahsin gibi yaşadığınız yer ile ilgili canınıza tak ettiren bir an, gitmek isteyip gidemediğiniz durumlar oldu mu?

İstanbul’dan kaçıl(a)mamasının sebeplerinden biri, bir noktada yeniden bu kente dönecek olmayı bilmekten kaynaklanan, kendini sabote etmeye kalkan bir iç sıkıntısı olabilir. Bacaklar gitme yönünde irade koymaya çalışırken zihin ayak sürüyor olabilir. Bu da bitmek bilmeyen bir kısır döngü yaratıyor olabilir.

Yıllar önce, aynı gün içinde iki kere, aralarda eksik belgeler toplayarak, iki sefer de trafiğin en yoğun olduğu saatlerde Etiler’den Ümraniye’deki Nakil Vasıtaları Vergi Dairesi’ne gitmek zorunda kalmıştım ve toplamda yedi sekiz farklı araca bindiğim o uzun gün boyunca bir daha hiç eve dönemeyecekmiş gibi hissettiğim çok olmuştu.

DENİZ CELİLOĞLU

Tahsin neden hep mutsuz? Tahsin’in yaşadığı çatışmanın tek sebebi İstanbul mu?

Tahsinin mutsuzluğunu sadece onun üzerinden okumayıp meseleyi genişletelim. Mutsuz olan insan. En nihayetinde Tahsin de bir insan. Modern toplumların yarattığı metropol bireyi olarak mutsuz bir insan. İnsan neden mutsuz. Bu hususta kendi payı nedir. Bu sorunun cevabını şehirlerde sokaklarda aramak, söz hakkına bile sahip olmayan nesnelerden sormak, bütün suçu mağdura yüklemek -ki burda mağdur istanbul galiba- fazla pişkinlik bence artık. Bir zamanların en büyük suçlusu sistemdi mesela. Bizi bu hale getiren ‘sistem’ dendi işin içinden çıkıldı. Sistemi kim bu hale getirdi. Şimdi son yılların modası da bu. Şehirlere ve mahallelere kin kusmak. Moda çok bozdu. Cihangir bitti. İstanbul bizi bitirdi. Nesneler insanların ellerinde hareket bulur. Şehirler de insanların elleriyle kurulur. Kendi mutsuzluğumuzu da kendi ellerimizle inşaa ediyoruz. Tahsin de bu inşaatın mimarlarından biri. Nasıl mutlu olsun. Bu günlerde herkes gitme terketme meraklısı. Kaçma fantezisi en ateşli heyecan. O mahalleden öbürüne, şehirden kasabaya. Fakat yine olmuyor yine olmuyor. Çünkü insan kendinden kaçamıyor. Biliyorum çok zor. Korkutucu. Ve korkunca kaçmak, uzaklara kaçmak en bilindik yöntemlerden biri. Kaçmak yabancılaştırır, yalnızlaştırır. Çözüm önerim de var. Toplanıp sarılıp bir araya gelip üretsin insanlar. Çare, çözüm, film, panzehir; her kimin elinden ne geliyorsa. Bu sizin fiziksel konumunuzu değiştirmeyecek belki, fakat etrafınızı ve kendinizi nasıl algıladığınızı değiştiricek. Ve etrafını değiştirmeye böyle başlayacak insan.

Sosyal meselelere değinen projelerde yer almayı tercih etmenizin sebepleri neler?

Sosyal meselelere değinmenin bir mecburiyet olduğunu düşünüyorum. Buna adanmış bir ömürden bahsetmiyorum tabiki. Bu hayata eğlenip gülmek keyif almak için geldiğini düşünenlerdenim. Hiç bir zaman hiç bir meselenin taraftarı olmadım. Ama meselelere bitaraf da olmadım. Ben, düzensizlik , huzursuzluk, mutsuzluk, beceriksizlik, tembellik gibi kavramları da yaşamda denge kurulabilmesi adına gerekli görüyorum. Fakat insanın yaşadığı dönem, ülke ve toplum üzerine sorumlulukları olduğunu bilmesi ve sosyal yaşam döngüsüne ne şekilde olursa olsun aktif katılım sağlaması toplumun ve dolayısıyla bireyin huzuru için çok önemli. Tuvaleti kullandıktan sonra sifona değinmeyenlerin başına geleceklerle, sosyal meselelere değinmeyen bir toplumun başına gelecekler çok da farklı değillerdir birbirlerinden.

Siz yaşadığınız şehir ile ilgili ne gibi olumlu ya da olumsuz etkiler hissediyorsunuz?

İstanbul’un en sevdiğim yanı kültürel zenginliği. Bu zenginliği hem sosyal hem de siyasal olarak nasıl yönetip idare ettiğimiz ise tartışılır. Çağlar boyunca farklılıkların besleyip büyüttüğü bir şehirde yaşıyoruz. Eşsiziliğini bu kolektif yapısına borçlu. Hissettiğim olumsuz etkiler bu cevherin yanlış işleniyor olmasından sebep.. Ve tabi ki inanılmaz derecede çarpık yapılaşma, kötü ve çirkin şehircilik anlayışı, estetikten ve faydacılıktan yoksun yerleşim alanları tasarımı… Bunlar beni resmen çileden çıkarıyor. Yaşadığı şehirle güçlü bağlar kurup, onu benimseyecek, sahiplenecek bireyler yetiştirmenin yollarından birisi şehir planlaması. Çocuklarımıza betondan hapishaneler yerine onların zihinsel gelişimini , yaratıcı hayal gücü ve değerleri sahiplenici duygularını geliştirecek şehirler kurmak ve kurgulamak zorundayız. Bunlardan yola çıkarak kurgulanmamış şehirlerde, değer verilmemiş bireylerin hiçbir duyusuna hitap etmeyen, birlikte yaşam pratiklerinin gözetilmediği alanlarda daha nice Tahsinler bağ kuramadıkları evlerinden şehirlerden kaçmakta arayacaklar çözümü. İçinde şehir olmayan çocuklar, içinde insan olmayan şehirlerde yaşamaya mahkum kalacaklar ne yazık ki.

İstanbul’dan neden kaçılmıyor? Sizin de Tahsin gibi yaşadığınız yer ile ilgili canınıza tak ettiren bir an, gitmek isteyip gidemediğiniz durumlar oldu mu?

Benim şehirle ve sokaklarıyla ilgili bir sorunum yok. Bence kimsenin yok. Gerçekleri görme ve konuşma cesareti olmayanlarla, kendiyle yüzleşmekten korkanların sığındığı bahaneler olarak görüyorum dağa taşa sinirlenip, şehirden kasabadan hınç almaya çalışanları. Şehirleri romantikleştirmek, kişilikler yüklemek pek bana göre değil. Ben daha çok insan ve insan doğasının yol açtığı etkiler, güzellikler ya da çirkinlikler üzerinden okuyorum mekan-insan bağlantılarını. İstanbuldan kaçılır niye kaçılmasın. Yaparsın bir valiz, çeker kapıyı çıkarsın. Kafan ve vicdanınla birlikte, istediğin istikamette ilerlersin. Sonra bir yerde bir zaman illa ki anlar insan, kimden ya da neden kaçtığını.

Röportaj : Derya Bilgingil

You may also like