Manşet Röportajlar

Kültür Sanat Röportajları; Berk Duygun

Avrupa’da ülkemizi temsil eden başarılı sanatçı Berk Duygun ile Kültür Sanat okuyucuları için keyifli bir sohbet gerçekleştirdik

Bize kendinizi tanıtıp, kısaca yaptığınız işlerden bahseden misiniz?

Hollanda Kraliyet Sanat Akademisi, Güzel Sanatlar mezunuyum. Mezuniyetimden beri Hollanda’da görsel sanatlar ve müziği ayni çatı altında birleştirerek, farklı branşlardan sanatçıları birbirine entegre eden etkinlikler düzenliyorum. Bireysel olarak kendimi en iyi da ses, performans, heykel sanatları aracılığıyla ifade edebildiğimi düşünüyorum.

87’de İstanbul’un Küçükyalı adli, o zamanların ufak sahil kasabasında doğdum. İlkokula kadar uzun bir sure Almanya’da yaşadım. Türkiye’de Üniversite birinci sınıftan sonra, yine güzel sanatlar akademilerini kazanarak önce Almanya’ya, sonrasında Hollanda’ya yerleştim.

Kuratör, Perfomans Sanatçısı, DJ ve aynı zamanda müzik prodüktörlüğü yapıyorsunuz, bu kadar işi sürdürmeyi nasıl başarıyorsunuz?

Şimdilik hepsinin bir arada olmadığı bir sanat eseri yaptığımı ve ya sergi düzenlediğimi düşünemiyorum. Düzenlediğim etkinlikleri bir nevi sinema sanatıyla kıyaslayabilirsiniz. Ben de hem sanatçı hem de bu etkinlikleri düzenleyen bir kuratör olarak yetişemediğim yerlerde destek ve yardım alıyorum. Yine ayni şekilde sinema sanatında olduğu gibi, yeterli kapasitede bir ekip olmadan baş edilmesi mümkün değil. Onun dışında tatil veya hafta sonu gibi alışkanlıklarım da pek yok. Sıkça seyahat de ediyorum ama hepsi işimle ilgili  oluyor. Bunlar dışında da günde en fazla 4-5 saat uyuyup, düzenli olarak besin takviyesi alıyorum.

Çalışmalarınızı daha çok Avrupa’da görüyoruz. Bu tercihinizi özellikle mi yaptınız?

 Avrupa’da çalışmalar yapmaya başlamam tercihten çok doğal bir gelişim sürecinin ardından geldi. İstanbuldayken de aktif olarak  sergilerde ve müzik gruplarında yer alıyordum. Bir sure sonra çevremdeki imkanların ve bilgi birikiminin, gerçekleştirmek istediklerim için yeterli olmadığın kabullenip, sırt çantamı alıp şehir şehir gezmeye başladım. Bu süreçte verilen eğitim içime sinmediği, için iki kere akademiyi bıraktım. Ne zaman ki eğitimim sürecince bana gerekli özgürlüğü sağlayacak bir kurum bulana kadar.

Yaptığınız işler arasında en tutkulu olduğunuz hangisi?

Dönem dönem değişmekle beraber su aralar yaptığım organizasyon ve beraberinde gelen sorumluluklar diyebilirim. Özellikle başka sanatçıların performanslarını ve insanların bu çalışmalarla olan etkileşimlerini gözlemlemekten çok keyif alıyorum.

Onun dışında performans sanatının gerek işitsel gerekse görsel olarak her formuna bağımlılık derecesinde muhtacım.

Bir çok güzel sanatlar ve konservatuar çıkışlı insana destek veriyorsunuz. Peki zamanında size de destek olanlar oldu mu yoksa kendi çabalarınızla mı şu an ki durumunuza geldiniz?

 Öncelikle sanatçılara ve müzisyenlere verdiğim destekler, ayni şekilde bana geri dönüyor. Ben onlara işlerini sunabileceği bir ortam ve kitle sağlarken, onlar da bana islerini emanet ederek, sunuma açarak organizasyonuma destek olmuş oluyorlar.

 Kişisel hayatımda ise 20li yaşlarıma kadar kendisi fotoğraf sanatçısı olan babamın sanat, o zamanlar reklam alanında çalışan ve stratejist olan annemin insan ilişkileri konusunda mentörlüğünün çok büyük katısı oldu. Maddi olarak çok iyi imkanların olmadıysa da, gerekirse bana barlarda iş veren ağabeyim, gerekirse maddi sıkıntı çektiğim zamanlarda bana salonlarını açan, yatmam için koltuklarını veren bir sürü arkadaşım var. Bu insanların katkısı olmadan şu anda bulunduğum konumda olmamın imkanı yoktu.

Avrupa’ya geldiğimde ise Kraliyet Akademisinde ki hocalarım ve mentörlerimin rehberliği, bana öğrettiklerini de belirtmem gerekiyor.

Çok başarılı işlere imza atıyorsunuz ancak sosyal medyadaki etkileşimleriniz yoğun değil.  Sosyal medya ile aranıza özellikle mi bir sınır çekiyorsunuz?

 Çünkü zamanımı gerçek etkileşimlere harcamayı tercih ediyorum. Maalesef bir sanatçının sosyal medyada on bin takipçisinin olması, sergilerini konserlerini on bin kişinin ziyaret ettiği anlamına gelmiyor. Bakin mesela Aleyna Tilki ve bu yaz yeterli bilet satılmadığı için iptal olan konserler serisine.

Sosyal medyayı yakın çevrem ve örnek olarak gördüğüm insanları takip etmek için kullanıyorum.  Batı Avrupa’da sosyal medya kullanımı Türkiye veya Amerika’ya kıyasla da çok daha az seviyelerde. Yine, Türkiye’de neredeyse hemen hemen her müzisyenin, adı duyulmuş sanatçının su zamanlarda açık açık sahte beğeni ve takipçi satın almak gibi yollara başvurursanız, burada zaten ertesi gün çevrenizde sizinle çalışacak tek bir insan bulamazsınız.

İnsanların üç saniyeliğine meşhur olmak için yapmadıklarını bırakmadıkları, plak şirketlerinin seyahat vlog’ları çektikleri bir oluşumun parçası olmaktansa, bin kişiyle ayni anda, gerçekte, iletişim kurabileceğim etkinliklere odaklanmak daha iyi bir yatırımıymış gibime geliyor.

Elektronik müziği nasıl tanımlarsınız ve bu müzik türünü seçmenizin en büyük sebebi nedir?

 Benim için elektronik müzik bir amaç değil, bir araç. Hiç bir zaman tek bir müzik türüne bağlı kalamadım, müziğe zaten yan flüt çalarak sokak müzisyenliğiyle başladım. İstanbul ska foundation, istanbul rudies gibi gruplara saksafonla eşlik ettiğim seneler de oldu, Machine’de Buraxxx la sabahladığım zamanlar da Karakedi, Jurnal gibi kültür evlerinde de çalışmış olmanın getirdiği balkan ve etnik müzik hayranlığım da var.

Elektronik müzikle var olan bütün enstrümanlar haricinde, doğadan ödünç aldığım sesleri canlı çalabilmenin de ötesinde istediğim her hangi bir abstract forma dahi sokabiliyorum.  Ayni zamanda yaptığım sanat eserleri de müziğini ister istemez etkiliyor.

Ne tek bir türe, ne de tek bir tarza ya da yönteme sadik kalmıyorum. Bu elde etmeyi istediğim müziği de icra edebileceğim farklı bir tarz ya da yöntem henüz yok.

Kurucusu olduğunuz Every day is friday’ ve Royal surf club oluşumlarından  bahseder misiniz?

 İlk belirtmem gereken, Everyday is Friday‘in kurucusu değil, bir nevi ortağıyım. Inisiyatiğin kendisi Carlos Eperon tarafından, öncelikli olarak Rotterdam, sonra da Avrupada ki genç yönetmenlerin filmlerini gösterime sunabileceği mekanlar ve etkinlikler düzenleyerek başladı. Bu sırada ben de Siem Beets isimli stüdyo arkadaşım ve ortağımla elektronik müzik ve sanat etkinlikleri düzenliyordum.

Akademi sonrasında ben bağımsız çalışma kararı alıp Royal Surf Club isimli inisiyatifi kurup müzisyenler ve sanatçıları bir çatı altında toplamaya odaklanmışken, Eperon benden bir gün Everyday is Friday sergileri sonrası partiler düzenlememi rica etti. Başarılı geçen bir seri etkinliğin ardından ortak çalışma kararı aldık. Hala bir araya gelerek tek başımıza baş edemeyeceğimiz birçok orta ve büyük çaplı organizasyon, sergi ve konserler düzenliyoruz.

Bundan sonraki dönemde sizi hangi projelerde göreceğiz? Planlarınız nedir?

Mayıs ayında This Art Fair adli sanat fuarında sergilenecek, sonrasında Amsterdam’dan tek başına Atlantik Okyanusunu geçmesini umduğum yüzen bir galeri inşa ediyorum. İçerisinde değerli birçok sanat eserini içerecek galerinin Danimarka ya da Norveç’te de karaya vurması ihtimali var, bir nevi şişenin içine not koyup denize atmak gibi, umarım sonrasında bir gün bir yerlerden haberlerini alacağız.

Ekibimle Nisan ayında Rotterdam’ın merkezinde bir kilisede ritualistic bir sergi ve elektronik müzik konseri düzenliyoruz. Amacımız özellikle gece kültürünün ve elektronik müziğin ayinsel yönlerini amplifike etmek.

Bu ikisinin dışında da, Everyday is Friday ve Royal Surf Club ortaklığında, İstanbul’da Türk sanat severlerle tanışmayı umduğumuz, Erkan Duygu’nun düzenlediği Jurnal doğum günü etkinliğine davetli olarak buradan 3 DJ’i Kadıköy Karga’ya gönderiyoruz. Ben meşgul olduğum için kendim gelemesem de, projuksiyonum orada olacak. Sadece Hollanda ve Türk Sanat severleri bir araya getirmekle kalmayıp, ayni anda iki ülkede simultane partiler düzenlenerek, ilerleyen zamanda Türkiye’den de düzenli olarak bir sanatçılar, müzisyenler, Djler ve elektronik müzisyenleri buradaki etkinliklerimize getirmeyi amaçlıyoruz.

Röportaj Nurten Süleymanoğlu

You may also like