Manşet Röportajlar

Kültür Sanat Röportajları; Fırat Uran

Röportajlarımıza bir süre ara vermiştik ancak bu arayı Avukat ve Genç Romancı Fırat Uran ile bozuyoruz

KS: Geçmişe dönüp baktığımızda Hukuk bölümü bitirdiğinizi ve Ucla Üniversitesinde ”Film Yapımı ve Yazarlık’’ üzerinde eğitimler aldığınızı daha sonra ise Fikri Mülkiyet Hukuku üzerinde yüksek lisans yaptığınızı görüyoruz. İki mesleği de sevdiğiniz anlaşılıyor. Avukatlık yerine yazarlıktan devam etmeye nasıl karar verdiniz?

FU: İspanyol Pansiyonu diye çok sevdiğim bir film var. Fransa’da ekonomi okuyan bir Erasmus öğrencisi Barcelona’ya gidiyor. Orada kendi gibi Barcelona’ya gelen öğrencilerle tanışıp güzel anılar biriktiriyor. Filmin sonunda Fransa’ya geri döndüğünde ekonomist olamıyor fakat yazar oluyor. Benimki de buna benzer bir hikaye.


KS: Eğitim süresince ve daha sonrasında bir süre Amerika’da yaşadınız. Türkiye’de şartlar daha zor olsa da buraya dönüp sanatınızı ülkenizde icra etmek istemenizin sebepleri nelerdir?

FU: Biz buradan oraya baktığımızda Amerika harikalar ülkesi gibi gözüküyor. Gerçekte o ihtişamlı restoranların altlarındaki bodrumlarda haftada 6 gün çalışmaktan başka bir şansı olmayan, düşük ücretli kaçak işçiler çalışıyor. Times meydanına çıkıyorsunuz, ekrandaki sessiz renkler aklınızı alırken, yazın sıcağında nefes almak için Frozen’daki beyaz sarışın kız maskesini çıkaran esmer tenli bir Meksikalı görüyorsunuz. Yani orada da şartlar buradan göründüğü kadar mükemmel değil. Amerika her zaman için benim öğretmenim oldu. Orada kendime ve başkalarına dair birçok şey öğrendim. Fakat sürekli olarak o kaos’un içinde kalmak istemedim. Türkiye’de yapmak istediğim şeyler vardı. Döndüm. Şimdi dönüp bakınca iyi ke gitmişim iyi ke dönmüşüm diyorum.

KS:New York Film Academy’de yönetmenlik eğitimi aldıktan sonra Türkiye’ye döndüğünüzde ”Ölüm Hastalığı” isimli tiyatro oyununu yönettiniz. Yönetmenlik alanında ilerlemeyi düşünüyor musunuz? Ülkemizde takip ettiğiniz yönetmenler var mı?

FU: Kendimi aradığım dönemlerde birçok farklı alanda çalıştım. Yönetmenlik de bunlardan biriydi. Keyifli zamanlardı fakat artık tek bir alan üzerinde yoğunlaşmak istiyorum. O alanın da yazarlık olmasına karar verdim.

Reha Erdem’in tüm filmlerini izledim. Özellikle Hayat Var ve Şarkı Söyleyen Kadınlar’ın yeri ayrı. Bunun dışında Tolga Karaçelik, Kelebekler filmiyle dikkatimi çekti. Hani şu ülkemizden destek alamayıp, Sundance’de ödül alan film.

KS: İlk kitabınız ‘’Otobanda Kaybolanlar’’ dan sonra yeni kitabınız ‘’Kara Köpek’’ okuyucularla buluştu. Kitabın hikayesinden ve neden ”Kara Köpek” ismini aldığından bahseder misiniz?

FU: Yıllar önce DOT Tiyatrosunda ‘Sarı Ay’ adlı bir oyun izlemiştim. Bu oyunda Lee’nin annesinin düzenli aralarla ‘Kara Köpek’ diye adlandırdığı bir duygu yaşadığı söylenmişti. ‘Kara Köpek’ onu ziyarete geldiğinde tek yapmak istediği şey:  yatak odasına girip, kapıyı kilitleyip, perdeyi çekip, içindeki hüzün duygusu geçinceye kadar bazen günlerce bazen aylarca ağlamakmış. Bunu duyduğumda çok etkilenmiştim. Yıllar sonra adını bu hissiyattan alan bir kitap yazmaya karar verdim. ‘Kara Köpek’ hissiyatına sahip olan baş karakter Berk, Kadıköy’de yaşayan ve asla evden çıkmayan bir tiptir. Günün birisinde hayat dolu birisine aşık olur. Batman ve Joker kadar farklı olan bu karakterler, birbirlerini değiştirmek isterler. Aralarından biri kazanacaktır ama kim? Sevdiğiniz insanla birlikte olabilmek için nelerden vazgeçebilirsiniz? Kontrolü ne kadar bırakabilirsiniz? Geçmiş travmalarınız bugün ki ilişkinizi nasıl etkiler? Gibi soruların cevabını merak ediyorsanız ‘Kara Köpek’ te aradığınız cevapları bulacaksınız.

KS: Okuyucular kitaba nereden ulaşabilirler?

FU: Google’a ‘Kara Köpek Fırat Uran’ yazdığınızda sipariş verebileceğiniz birçok web sitesi çıkıyor. En hızlı Kitap Sola Unitas’dan ulaşabilirsiniz.

KS: Kitabınızın sinema filmi olmasıyla ilgili ortada bir fikir var sanıyorum. Şuan proje aşamasında mı yoksa çalışmalara başladınız mı?

FU: Çalışmaya başladık. Şu an da kitabın senaryolaştırılması sürecindeyiz. İstanbul Bilgi Üniversitesinde tezli olarak yaptığım yüksek lisansımı projeliye çevirdim. Proje konusu olarak da Kara Köpek’in senaryolaştırılmasını seçtim. Danışmanım Senaryo ustası Öktem Başol olacak. Kendisinin senaryo yazımı üzerine muhteşem bir kitabı var.

Efsane Toka ile senaryo üzerine sürekli fikir paylaşıyoruz. Yaz sonu gibi senaryoyu tamamlarsak sonraki adım iyi bir dosya hazırlayıp Köprüde Buluşmalara katılmak olacak. Burada filme gönül verecek bir yapımcı arayacağız. Benim kalbimde Çiğdem Mater var. Kendisiyle Yerevan film festivalinde tanışmıştık.

Filmin yönetmenliği için Metin Akdemir’i düşünüyorum. Hayalimdeki Sahneler adlı çok güzel bir filmi var. Görüntü yönetmenliği için Barış Aygen ile konuştuk. Üniversitede birlikte çektiğimiz ‘Kapı’ adlı film Dünyada seçilen 25 film arasına girip One Minute Film Festivalinde gösterilmişti. Oyunculardan ikisini de şimdiden kesinleştirdik: Rana karakterini Birce Kirkova, Sıla karakterini İris Mozalar canlandıracak. Diğer oyuncuların arayışındayız. İlerleyen günlerde Şakir Güler genç ve yetenekli oyuncuları bulmamız konusunda bize yardımcı olacak.

KS:Yazarlık dışında müzik alanında da çalışıyorsunuz. Piyano eğitimleri verdiğinizi biliyoruz. Müziğin hayatınızdaki yeri nedir, müzikte bir kariyer planınız var mı?

FU: Uzun zamandır piyano öğretmenliği yapıyorum. Öğretmekten çok keyif alıyorum fakat bu alanda daha fazlasını aramıyorum. Birçok insan yeteneği olmadığını düşündüğü için çalmayı denemiyor. Aslında bu bir yanılgı. Bir insan, kafasına koyduğu şeyi her hafta düzenli bir şekilde yaparsa ilerlememesinin mümkünatı yok.

KS: Cansız mankenlerle ilgili ilgi çekici bir Instagram projeniz var. Bu projeden bahseder misiniz?

FU: Bir süre Amerika’da yaşadıktan sonra Türkiye’ye döndüğümde daha önce sıkça karşılaştığım Cansız Mankenleri daha farklı görmeye başladım.  Cansız Mankenler normalde insanların, satılan ürünü görüp alma isteği uyandırması için tasarlanmış bir şeyken Türkiye’de bu isteği uyandırmanın pek de önemli olmadığını ya da bir şekilde başaramadıklarını fark ettim. Cansız Mankenler tuhaf bir halde evet, fakat onlara yeni bir göz ile baktığımda sanki bana bir şey söylemeye çalıştıklarını düşündüm. ‘Üzerimizdekini satın al’ mesajının dışında birşeydi söylemeye çalıştıkları. Bunun üzerinde düşünürken ‘Ablacım baş örtünü düzelt, Abicim gözlerine sahip çık – Sansürlenmemiş İran Sesleri’ kitabını okumaya başladım. Mehrangiz Kar’ın yazdığı ‘Cansız Manken’in Ölümü’ adlı yazı ile bu şekilde tanıştım. İçinden bir kısmı paylaşmak isterim:

‘Kadın cansız mankenler, baş örtüsü giyilmesine zorlanan ilk gruptu. Saçlarını kaybettikten sonra, sadece çehrelerinin ovalliği, zarifçe renklendirilmiş dudakları, kızaran yanakları, ve süslenmiş kirpikleri gözükebiliyordu ama yetkili makamlar bu çekici yüzlere artık tahammül edemeyip, cansız mankenlerden biraz yardım alarak, kadınların dış görünüşlerini İslamlaştırmaya devam ettiler. Bu mankenler tüm İranlı kadınlar için örnek bir modele dönüştürüldü: zaten örtülülerdi, ama bu yeterli değildi. Şiddetli baskıdan etkilenen tüccarlar yeni İslami kanunlar doğrultusunda harekete geçti. Mankenlerin yüzlerinde renkler yavaş yavaş solup gitti. Rujlarının kırmızılığı ve kızarmış yanakları gitgide renksizleşti. Işıklı gözleri ferini kaybetmişti ve boş bakıyordu. Artık onların bakışlarına, İslam Cumhuriyetinin yaratmak istediği tevazu ve iffet havasında, bir korku yerleşmişti. Dükkan sahipleri en sonunda baskıcı rejime dayanamayarak mankenlerin kafalarını koparmaya başladılar. Kafası kopartılan mankenlerin üstüne kartondan yapılmış yuvarlak kağıt yüzler konulmuştu. Gözleri, kirpikleri, burnu, ağzı olmayan. Muhafazakar kesim için ideal olan kadın; görmek için gözleri olmayan, konuşacak ağzı olmayan, kaçacak bacakları olmayan kadındı. Sonrasında dükkan sahipleri cansız mankenlerin parmaklarını koparıp ayaklarını bağladılar. Üzerlerinde kadın kimliği ve görünüme ait olan her şey yok edildi.’

Bu yazıyı okuduktan sonra bugüne kadar farkında olduğum kadın – erkek ayrımcılığını daha farklı bir boyutta algılamaya başladım. Aslında bir cinsiyetin diğer bir cinsiyete açtığı savaştı bu. Aynı şekilde Judith Buthler ‘Toplumsal cinsiyet, erkekler ile kadınlar arasındaki eşitsizliğin cinselleştirilmesinin katılaşmış halidir,’ derken tam da bu konuya değinmek istiyordu. Türkiyede henüz cansız mankenlere getirilmiş bir yasak yok. O halde ne söylemeye çalışıyordu bana bu cansız mankenler? Polaroid kameram ile çektiğim fotoğraflara baktım. Gördüğüm şey kadındı; erkeklerin arasında kalmış, ikiye bölünmüş, tek tipleştirilmiş, bebek üretmeye zorlanmış, kafası kapatılmış, savunmaması için kolları kopartılıp bir seks objesi olarak durdurulmuş, küçükken zorla soyulmuş, gelinlik ile evliliğe koşullandırılıp vitrine hapsedilmiş bir kadın. Bu fotoğraflar 2016 yılında Space Debris’de yapılan The Model adlı sergide yer aldı. Sergi bittikten sonra cansız mankenler’in instagram hesabını açtım:  @cansizmankenler

Bu hesaptaki fotoğraflar medyada yer aldı:

http://bigumigu.com/haber/turkiyenin-cansiz-mankenleri/

https://onedio.com/haber/turkiye-nin-cansiz-mankenlerinin-de-pek-sayko-oldugunu-gosteren-kanitlar-725378

Bugünlerde kendi çektiklerimle birlikte, insanların gönderdiği, Türkiye’nin her yerinden gelen cansız manken fotoğraflarını paylaşmaya devam ediyorum.

KS: İçinde bulunduğumuz karantina günlerini nasıl geçiriyorsunuz? Yeni projeleriniz hakkında bilgi verir misiniz?

 Üçüncü kitabım ‘Olamayanlar’ ı yazıyorum. On tane olamayan aşk hikayesi anlattığım bu kısa öykü kitabının çizimleri için Birce Kirkova ile anlaştık. 2020 Sonunda, Sola Unitas yayınları ile yayınlamayı düşünüyoruz. Sizinle çizimlerden birini paylaşıyorum

KS : Fırat Uran’a aşağıdaki web adresi ve sosyal medya hesaplarından ulaşabilirsiniz. 

www.firaturan.com
@otobandakaybolanlar
@kara.kopek
@cansizmankenler

Röportaj : Emre Türegün

 

 

 

You may also like